Akıllı bilekliklerin adını son zamanlarda çok sık duyar olduk. Genel itibarıyla spor yapanlara yönelik olan bu bileklikler, birbirlerine benzer özellikler sunuyor. Cicret adı verilen bilekliğin ise bu tarz cihazlara bakış açısını değiştireceğini söyleyebilmek mümkün.
İçerisinde kendi başına çalışabilen bir Android işletim sistemi barındıran Cicret, yan tarafındaki projektörü aracılığıyla ekranı kola yansıtabiliyor. Bileklikte mevcut olan sensörler, bahsi geçen ekrana yapılan dokunuşları algılayabiliyor. Böylece bir Androidcihazda yapılabilecek hemen hemen her şeyi kolumuzda yapmak mümkün oluyor. Kullanıcıların mail alabilmelerine ve gönderebilmelerine olanak sağlayan bu bileklikte internette gezinilebiliyor, harita uygulamaları kullanılabiliyor ve hatta oyun bile oynanıyor. Telefondan bağımsız olarak kullanılabilen Cicret, istendiği takdirde telefon ile bağlantı kurarak görüşmeleri kabul etmeyi sağlayabiliyor ve telefonun hoparlörünü aktif edebiliyor.
Toplam 10 farklı renk seçeneği sunan bilekliğin üzerinde küçük bir bildirim ışığı bulunuyor. Bu ışık sayesinde bildirim geldiğinde kullanıcı haberdar ediliyor. WiFi, Bluetooth ve Micro USB bağlantıları bulunduğu belirtilen Cicret’in 16 GB ve 32 GB olmak üzere iki farklı sürüme sahip olacağı söyleniyor. Yaptıkları piyasa araştırmaları sonucunda bilekliğin fiyatını 400 dolar olarak belirleyen Cicret’in üreticileri, henüz bilekliğin prototip halde olduğunu ve gereklibağış toplanırsa satışa sunulabileceğini dile getiriyor. Bilekliğin diğer teknik detaylarıyla ilgili ise henüz kesin bir bilgi bulunmuyor.
Yazan: Muhammed Sezgin ÖZER
Kaynak: Log
Ben Seni En Çok Beni Severken Sevdim
Ben seni en çok beni severken sevdim ve sen beni hep sevdin bu yüzden ben de seni hep en çok sevdim. Ben seni yağmur damlaları toprağa düştükçe daha çok sevdim. Bardağa çay doldurdukça ve şairler şiir yazdıkça özledim ben seni. Güneş doğup battıkça, ay geceye selam durdukça ve karanlıklar dağıldıkça düşledim ben seni. Denizler dalgalandıkça, balıklar nefes aldıkça ve rüzgârda yapraklar sallandıkça daha çok bağlandım sana senin yüzünden. Hem senin yüzünden hem yüzünün güzelliğinden. Güzellik yalan olacak belki bir gün yaş gittikçe toprağa doğru ama ben senin yüzünde gölgelenen güzel ruhunu da sevdim; karlar eridikçe kuşlar ötüştükçe, sarmaşıklar sarıldıkça. Ben seni sevmek için hiç bahane aramadım, ne gerek var ki. Bulutlar parçalı da olsa, hava kapalı da olsa, güneş alnıma alnıma da vursa severim ben seni; işte bahane. Bir vücudu aydınlatan güneş vardır bir de içimi, ruhumu. İşte içimdeki güneş sen olduğun için karanlıkta da severim seni, karda da kışta da. Sen sevilmeye en layıksın diye severim ben seni, seni sevmekle ben şereflenirim, sen de beni sevince ölümsüzlükle bütünleşirim. Her kalp atışımda severim ben seni, ağzımdan her ses çıkışında da, gözümden yaş akışında, bir çocuğun masum bakışında özlerim seni her çiçek kokuşunda ve her ânın anı oluşunda severim seni, özlerim seni. Bahaneye gerek yok, söze gerek yok başka, seni seviyorum cennet dolusu bir aşkla.
Yazan Biricik Kardeşim :SEZER ÖZER
10 Aralık 2014 Çarşamba
YALANCI
Teessüf ederim doğrusu bana çok büyük yalan söylemişsin. Hani uzaklardaydın. Başka bir şehirdeydin hani. Ne diye her şarkıda, her notada sen geziyorsun? O zaman yemeklerde, fasulyede, mantarda ne işin var. Mantar dedim de Şirinler geldi aklıma. Herhalde sen de çok şirinsin Şirine gibi ya onun için. Aslında Şirine eline su bile dökemez ama neyse… Bak işte her şeydesin her yerdesin. Her söze giriyorsun, bir yazıyı bile yazdırmadın yine araya girdin. Söylesene en şirin yalancı, hani uzaklardaydın? Madem öyle; kahveme, çayıma nasıl karıştın sohbet oldun şeker oldun? Her sözcüğe, her nefesime sinmişsin ne işin var buralarda senin okulun yok mu?! Ben de seni her gece yatağında uyuyor sanıyordum, oysa ben her gece seninle uyuyorum, yetmezmiş gibi rüyalarıma da giriyorsun. Hani uzaklardaydın sen. Kalemimde uç olmuşsun, mürekkep olmuşsun, kalemim sen olmuşsun. Yazmıyor ki senden başka bir şey. Burada olduğundan şikâyetçi değilim merak etme ama yalan söyledin, hani başka şehirdeydin? Gerçi her şehirdesin, her yerdesin, ben neredeysem benimlesin. Yollardasın, çimlerdesin hatta. Buradayken araba kullanmıyorum, dayanamam arabayla girerim çimlere diye, dayanamam belki seni hatırlatıyorlar diye. Ama kırgınım sana haberin olsun. Niye yalan söyledin ki? Hani başka şehirdeydin, oysa ta içimdesin. Bu arada bir şey daha söyleyecektim ama neyse benim çayım bitti başka bir çaya görüşürüz.
Yazan Biricik Kardeşim :SEZER ÖZER
MEKTUP
Her şey çok güzel biliyor musun? Ders çalışmak bile zevk veriyor, o kadar. Çayım, müziğim her şey güzel ama yine de bir hüzün var içimde. Anladım ki adı Sensin. Her şey tamam hayatımda, geleceğim de sağlam ama sen… Keşke diyorum yanımda olsaydın, çünkü senin eksikliğin beni çok eksiltiyor. Mesaj yazmak demiyorum ya da telefonla konuşmak. İstiyorum ki beraber demleyelim çayımızı, beraber çalışalım dersi. Sağıma baktığımda seni göreyim soluma baktığımda seni, başucumda seni… hayaller kuralım beraber ve emek verelim el ele. Kaptırmadan kendimizi boş hedeflere, sapmadan yanlış yollara. Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur demiş Yunus. Ne de haklı değil mi? Bırak zor olsun hayaller, dünyaya dalarsan daha mı kolay sandın!? Gel sen de katıl hayallerime, beraber koşalım uzak kalmış, saklanmış diyarlara. İncileri pırlantaları keşfedelim, biz de birer inci pırlanta olalım. Kıralım birbirimizi, üzelim ama olsun birbirimize yuva olalım yine de. Bir anne gibi önce kızıp sonra teselli etmeyi bilelim. Kin gütmeden, çok ileriye gitmeden ve bitirmeden. Karşındakini üzdüğünde kendinin de üzüleceğini bilerek söyleyelim sözleri. Düşmana konuşur gibi değil, aynaya söyler gibi… Bırak onu bunu, bırak her şeyi öyle gel, çünkü bu kapıdan, aşk kapısından, insanlık, kulluk kapısından , ayrılmadan faniden acı çekmeden derinden geçilmez. Sıradan olmayalım, sıradanlığı yıkan olalım, gel. Tut elimden, hayalini hayalime; kalbini kalbime; umudunu umuduma; ömrünü ömrüme kat. Ben seni kendim gibi sevdim, daha da fazla hatta. Kimse yokken zor günlerde, yanımda sadece kendim vardım; her yola kendimle çıktım tabi bir de O vardı ama söylemeye gerek yok ; her yemeği kendim için yedim her nefesi kendim için aldım ve ben diyorum ki seni kendimden daha çok sevdimGel kat sevgini sevgime yolumuzda en büyük aşk, kalbimizde güzel bir tat, dilimizde hoş sadalar olsun. Benim hayatım hayallerim kadar, sen de katıl hayallerinle hayallerime ki, hayatın hayatımda olsun. Biliyorum ben de zorum ama benim zorluğum kuru değil inan. Güzel günler, zorlu ama bir o kadar huzurlu günler bizim olur, çünkü çirkin kolaydır güzelse zor. Ve benden sana bir dost tavsiyesi; bu çocuğun değerini bil, her ağzına geleni söyleyip kırma aynanı. Seni seven elbet olur, aşk bir başkasıyla da seni bulur ama gönlü yeter mi başkasının onun kadar, düşün. Başkası sevebilir mi seni onun kadar. En güzel aşk zor olandır. Bu arada kendine iyi bak çünkü çayım bitti.
Yazan Biricik Kardeşim :SEZER ÖZER
En iyisi ben bir çay demleyeyim
Gerçekten benim bir suçum yok, inan ki her şey atalarımızın yüzünden. Onlar demiş kahve
bahane diye. Ben de onu kullandım masumca. Ben kahve içmezdim pek, senede bir
işte. Ama o gün kahve tiryakisi oldum sayende. Kahveden mi senden mi bilmiyorum
ama galiba seninle içilen kahveden. Hani sordun ya bana kahve yaparken, bardak
mı fincan mı diye, ben o güne kadar hiç bardakla içmemiştim ama içimden
DEMLİKLE demek geldi, çok olsun, bol olsun diye. Bir kahvelik sürem ve hakkım
vardı çünkü. Sonra gidecektim.
O günden önce bir fincan kahveye bile ‘niye bitmiyor bu’
derken o gün bir bardak kahve bitmesin diye dua dua yalvardım. Utanmasam
telveyi bile içerdim.
Şimdi her kahvemde, her sohbetimde, her telvede ve her
falda sen varsın. Çay alınmasın ama senin kahven bir başka güzel. Ama şimdi
bana kahve yapacak bir sen yok yanımda en iyisi ben bir çay demleyeyim.
Görüşürüz…
Yazan Biricik Kardeşim :SEZER ÖZER
AŞK VE GURUR
Bir
gün yine çay demledim ama bir baktım o da ne!!! Şeker bitmiş. Çayı şekersiz de
içebiliyorum ama çayda şeker ayrı bir güzel. Ben de çaya şeker yoksa müzik
atarım dedim ki müzik bana ne dedi peki !? ‘’ Gururunu dost sanıp aldanıyorsan
( Bora Duran- İnsan) ‘‘. Gurur en büyük düşmanı aslında aşkın değil mi?
Gururundan söyleyemediğin birkaç kelime insanı belki de bir ömür yalnızlığa
hapseder ve nice güzel sözleri söylenmeden karanlığa mahkûm eder, çöpe atar
değil mi? Gurur ve aşk bir arada olmuyor gerçekten. Ve işte sana fırsat,
kendini aş gururu bırak al gönlümü. Tamam, gönlüm sende zaten ama biraz
hasarlımsı. Tam da şu an güzel sözlerine çok ihtiyacı var ve onun merhemi
sende, senin 13 harfli belki 16 harfli cümlende. Tedaviye muhtaç bir hasta gibi
gönlüm üstelik her tedaviye hazır ve nazır. İster iğne, ister serum, ister hap
sen yaz reçetemi. Ama çabuk olsun lütfen. En büyük engeldir gurur gönüller
arasında, bu yüzden aş kendini gel bana. Çok bekletme bizi, ömür tükeniyor
katre katre her saniye, bugün varız yarın meçhul. Hem düşünsene… AAA!!! Çayı
ocakta unutup yazıya daldım sonra tekrar görüşmek dileğiyle.
Yazan Biricik Kardeşim :SEZER ÖZER
MESLEK
Dünya. Hayat. Ömür.
Ölüm. İhtiyaç. Meslek. Çok garip ve üzerine düşünülmesi gereken kavramlar.
Çünkü insan dünyaya gelmiştir ve bir hayatı vardır ama bu ömrü bir kere sadece
bir kere geçirecektir ve sonra ölecektir. Bu yaşam boyunca eline geçen
fırsatları ne kadar değerlendirebilirse hayatı da o kadar değerlendirmiş olur.
Ve bu hayatı sürdürebilmek için maddi ihtiyaçlarını karşılaması gerekir, bu
ihtiyaçlar için para ve para için çalışmak yani bir meslek. Sadece bir kere ele
geçecek bir ömür de seçilecek bir meslek bu yüzden tüm hayatı etkileyecektir ki
zaten zamanın çoğu işte geçmiyor mu!? Bu yüzden bir meslek parası için mi
seçilir yoksa ele geçecek o bir kerelik hayatı güzelleştirmek, mutlu olmak için
mi? Bazen insanlar deli gibi zengin olur ama huzur fakiridir. Birçok örnek
vardır zengin olup da huzursuzluktan hayatına kendi elleriyle son veren. Bu
yüzden aslında meslek seçerken öncelik sevilen bir iş olmalı bence, çünkü giden
zamanın affı yok geri gelmiyor. Bir saat bir saattir ve bir saatte çok şey yapışabilir.
O bir saat bir kere ele geçer diğer saatler başkadır. Tarlaya bir mahsul
ekilince iyi değilse zaman geri alınmaz ve zarara girer insan, biçtiği zaman
ektiğini aç kalır belki de ama idare eder başka zaman başka tohum eker fakat
ömür tarlası tek kullanımlıktır.
Yazan Biricik Kardeşim :SEZER ÖZER
Çay umurumda değil
Ben
seninle soğuk havaları da sevdim. Önceden nefret ederdim, çünkü çayım daha
çabuk soğurdu. Kıyamazdım ki onu içmeye, onun için yudum yudum ıslatırdım
yüreğimi çayla, damla damla ısıtırdım. Sonra soğurdu ben de sinir olurdum. Ama
seni sevdim seveli soğuk havaları da sevdim. Çay umurumda değil, çünkü içimi
artık seninle ısıtıyorum, tabii sen yanımdayken. Yokken de sevdan ve hasretin
ısıtıyor zaten. Üstelik hiç soğumuyor senin sevdan biliyor musun!? En çok da
elimi ısıtmak için iki elinin arasında ovuşturman sevdirdi bana soğukları ve
sen yokken sırf hatırlatıyor diye seni, seviyorum namussuz soğukları. Belirdin
ya el ele değmesinin, tutuşmanın gerçek anlamını ve değerini; öyle tutup
ısıtırdın ellerimi. Benimsin, seninim demekti. Güven bana hep yanındayım,
seninleyim demekti. Bu eller benim değil senin tıpkı kalbim gibi demekti ve sen
yine ısıtırdın ellerimi ellerinde. Değeri yerlere atılmış anlamı çiğnenmiş olsa
da biz gerçek değerini bilirdik. AH AH! İçim yandı hasretinden en iyisi ben
biraz çay serpeyim ateşime.
Biricik Kardeşim: SEZER ÖZER
Bir Ben Daha Demle
Çok özlersen beni şayet, canın hiç bir şey yapmak istemezse eğer, ille de sığınacak bir yuva gibi özler de beni istersen ama aramızda uzun uzun yollar ve günler varsa; önce gökyüzüne bak eğer görebiliyorsan. Çünkü dualarımı gökyüzüne salıyorum her an ki; yolun, bahtın güneş gibi aydınlık cennet kadar huzur dolu olsun diye ve bunu düşün. Ola ki göremezsin gökyüzünü, zindanda dahi olsan duvarları gör ve senden başka her şeye herkese duvar çektiğimi hatırla ve ne çok sevildiğini her an düşündüğümü seni bil. İngilizce de bir deyim vardır ‘’ learn by heart’’ sen de seni sevdiğimi aklınla değil kalbinle kavra ve hisset rahatla. Bir gün deniz görürsen ve beni özlersen denizler kadar çok bil deryalarca yakarış yolladığımı Yaradan’a vuslat arzusuyla. Ateş görürsen veya yangın ya da güneşi bile görsen beni hatırla ve benim de içimde bir yangın bir güneş, akıl almaz kalp dayanmaz bir ateş yandığını bil hasretlikten ve sevdadan. Su içersin bir gün aklında yine ben ve yine bir deli özlem, işte topla dünyada ki bütün suları, yine de söndüremez o büyük nârı. Nâr-ı aşk-ı çeşm-i siyah var ben de senin adına ve bu yüzden ne zaman karalar görsen saçlarını koklamaya can attığımı okşamaya yürek yaktığımı bil. Yeşillikler görürsün, cıvıl cıvıl kuşlar ötüşür, çimler mis… Lakin sen de tat yoktur ayrılıktan dolayı yine hasret yine ben varımdır aklında hayalinde, ellerimi özlemişsindir belki ya da gözlerimi yahut ellerini tutup gözlerine bakarak okumamı ‘’Desem ki...’’ yi; düşün ki o bağ bahçe işte benim kalbimdir aslında yeşillikler seni sevdikçe yeşerir canlı kalır, sen beni sevdikçe içimdeki kuşlar cıvıldaşır. Mavilikte solu beni; yağmurlarda kokla; çiçeklerden dinle; ağaçlardan topla aşkımı ve kendine sakla sadece; kuşu asla kaçırma, ölmesin cancağız yazıktır. Gölgelerde gör bizi, gölgede bıraktığımızı herkesi. Kaldırımlarda izle aşkımızı ve aşkın adını nasıl yukarı kaldırdığımızı. Ve bir akşam vakti dışarıda yağmur veya kar; içerisi sıcacık, sen yorganın altında belki beni yine özlersin delicesine işte o zaman bir çay demle ve beni yudumla, sıcak sıcak içini ısıt benimle ve beni bir kez daha çok sev bana yine âşık ol ve beni hatırla, seni düşündüğümü düşün rahatla ve bir ben daha demle sonra.
Yazan Biricik Kardeşim: SEZER ÖZER
Dünyada Yaşamış En Zeki İnsan William James Sidis
1 Nisan 1898’de doğan William James Sidis tarihte en zeki adamlardan biri olarak biliniyor. Babası Boris Sidis, Harvard Üniversitesi‘nde psikoloji ve psikiyatri eğitimi veriyordu. Annesi Sarah ise bir tıp doktoruydu. William’ın ilginç ve bir o kadar da trajik olan hikayesi henüz 6 aylık iken alfabeyi çözmesi ile başlıyor. 18 aylık olduğunda New York Times okuru olan William; 3 yaşına geldiğinde ise Latince öğreniyor. İlkokul çağına geldiğnde ise ilkokul birinci sınıfı birgün,ikinci sınıfı bir kaç gün, üçüncü sınıfı üç ay, dördüncü sınıfı bir hafta, beşinci sınıfı onbeş hafta; altı ve yedinci sınıfları beş buçuk hafata süreyle bitiren William, 8 yaşına basmadan İngilizce, Latince, Yunanca, İbranice, Fransızca, Almanca ve Rusçayı konuşabiliyor,anatomi üzerine makaleler yazıyor ve günlük gazeteleri okuyordu. Haliyle bu süre zarfında medyanın çok büyük ilgisine maruz kalıyor ve defalarca New York Times’ın manşetlerinde kendine yer buluyor.
8 yaşında Harvard Üniversitesine başvuran ve bütün yazılı sınavları başarıyla geçen William, Harvard Üniversitesi karar kurulunca yeterince duygusal yoğunluğa ulaşmadığı gerekçesiyle Harvard’ın kapısından 8 yaşında geri dönüyor. 11 yaşında tekrar kapısına dayandığı okula bu sefer kabul edilen William, aynı sene dört boyutlu objeler hakkında Harvard’da ders vermeye başlıyor. Her ne kadar verdiği dersler fakülteden bağımsız özel olsa da konferanslarında hitap ettiği kitle arasında Harvard’da görev yapan öğretim görevlileri de yer almakta. Harvard’daki eğitimini 16 yaşında tamamlayan William, hukuk eğitimi almaya başlar.
William’ın Harvard’daki Transkripti
Hayatı boyunca dört kitap kaleme alan, 40 dil konuşabilen ve bunların yanı sıra Vindergood adında bir de dil üreten William’ın hayatı hukuk eğitimi almaya başladıktan sora farklı bir yönde ilerlemeye başlar. Nitekim Marksist bir görüşe sahip olan William 1 Mayıs gösterilerinde hükümet tarafından tutuklanarak hapse atılmıştır. Ailesinin sahip olduğu çevre sayesinde hapis cezasını evde geçiren William, gerek sahip olduğu görüş ve katıldığı eylemler, gerek ateist olmasından ötürü çok ciddi ve ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Genç yaşta parlak zekasıyla manşet olduğu gazetelere artık ağır eleştirilerle konu olmaya başlamıştır. Hayatının geri kalan kısmı bilimden uzak geçiren William, gündelik çalıştığı işlerle hayatını idame ettirmiş ve 17 Temmuz 1944’te hayatını kaybetmiştir. Serebral Hemoraji yani beyin kanamasından öldüğü belirtiliyor
William James Sidis aslında zamanının kurbanı olmuştur. Gerçekten bu dahiyi değerlendirememek affedilemez bir hata olmuştur. William James Sidis’in IQ’süne ilişkin hiç bir yazılı kaynak olmadığı fakat IQ’sünün zamanın şartlarında en yüksek seviyede tespit edildiği varsayılıyor. Ölmeden önce kardeşinin onu bir psikoloğa götürerek IQ testine soktuğu ve ölçülen IQ’sünün 250 ila 300 arasında olduğu karısı tarafından belirtilmiştir. Bu dahinin o zamanlar daha mevzu bahsi bile geçmeyen, The Animate and the Inanimate (1925) adlı makalesinde uzayda ışığı bile yutan (kara delik) termodinamik alanlardan bahsetmiştir.
Kaynak : Fizikist
http://en.wikipedia.org/wiki/William_James_Sidis
http://www.gercekbilim.com/dunyada-yasamis-en-zeki-insan-william-james-sidis/
Stephen Hawking’in Hayatının Filmi Her Şeyin Teorisi
Ünlü bilim adamı Stephen Hawking ‘in hayatını konu alan Her Şeyin Teorisi (Teory of Everything) 27 Şubat 2015’de gösterime girecek ilginç filmlerde biri. Film, modern bilim ve teknoloji tarihini değiştiren İngiliz fizikçi ve teorisyen Stephen Hawking’in hayatından bir kesiti ele alıyor. Odak noktası olarak Hawking’in 1965 ve 1991 yılları arasında evli kaldığı ilk eşi Jane Wilde ile olan ilişkini konu alan filmde, öğrencilik yıllarında başlayan ilişkilerine, birlikte bilim adına yaptıklarına ve hastalık teşhisiyle yaşadıkları sarsıntılara tanık olacağız. Filmin yönetmen koltuğunda ‘Man on Wire’, ‘Project Nim’ ve ‘Shadow Dancer’ filmlerinin Oscar ödüllü yönetmeni James Marsh bulunurken başrolleri Felicity Jones, Eddie Redmayne ve Emily Watson paylaşıyor.
Stephen Hawking Kimdir ?
Stephen Hawking 8 Ocak 1942’de Oxford İngiltere’de doğdu. Gençlik yıllarında bilim ve gökyüzü tutkusu haline geldi. 21 yaşına geldiğinde Cambridge Üniversitesi’nden Kozmoloji alanında eğitim görürken, ALS (Amiyotropik Lateral Sklerosis) hastalığı teşhisi koyuldu. Bu ölümcül hastalığına rağmen fizik ve kozmoloji üzerine çığır açan bir çalışma ve herkesin erişebileceği kitaplar yazarak insanlığa yardım ediyor.
Gençlik Zamanları
Frank Isobel Hawking’in dört çocuğundan en büyüğü olan , Stephen William Hawking Galileo’nun 300. Ölüm yıldönümünde doğdu. Annesi Isobel Hawking Oxford Üniversitesi’ne 1930’larda gitmeye hak kazanan birkaç kadından biriydi. Babası Frank Hawking ise tropikal hastalıklarda özelleşmiş Oxford mezunu saygı duyulan bir tıbbi araştırmacıydı. Hawking 2.Dünya Savaşı’nın zorlu dönemlerinden birinde doğdu. Babası ilk çocuğunun zarar görmemesi için karısını Londra’dan Oxford’a götürdü. Hawkinglerin diğer çocukları Mary 1943, Philippa 1947’da doğarken, diğer erkek kardeşi Edward 1956’da evlat edinildi. Hawking’ler oldukça eksantrik bir aileydi. Akşam yemekleri sessizce yenirdi ve her Hawking kitap okumayı severdi. Ailenin arabası eski bir Londra taksisiydi. Hawking’ler bodrumda arı besler, seralarında havai fişek yapardı. 1950’de Hawking’in babası Ulusal Tıbbi Araştırma Enstitüsü’nde Parazitoloji Bölümü’nün başına geldiğinde Stephen’ın tıbbi eğitim almasını istedi. Fakat Hawking bilim ve gökyüzüne tutkun olduğunu küçükken bile göstermişti. Annesi,” Stephen her zaman güçlü bir keşfetme duyusuna sahipti. Onu ancak yıldızların mutlu edebileceğini anlamıştım.” Olarak hatırlıyor. Akademik hayatını başlarında parlak bir öğrenci olarak hatırlansa da istisnai değildi. Tahta oyunlarını severdi. 16 yaşına geldiğinde toplama parçalarla basit matematik denklemlerini çözecek bir bilgisayar bile yapmıştı. Kızkardeşiyle tırmanmayı farklı yolları izlemeyi severdi. Dans etmeyi , kürek çekmeyi severdi. Ta ki 17 yaşında Oxford Üniversitesi’ne girene kadar. Sonrasında fizik özellikle de kozmoloji alanında yoğunlaştı. Hawking kendine göre günde ancak 1 saat okula ayırabiliyordu. Asla çok çalışmamıştı. 1962’de ise Cambridge Üniversitesi’nden kozmoloji doktorası aldı.
ALS Teşhisi
1963’e kadar ALS probleminin pek farkında olmayan Hawking , 1963’de Cambridge’de ilk yılına kadar tökezleyip düşene ve konuşması bozulana kadar bir değişiklik yaşamadı. Çoğu zaman hissettiği ufak zayıflıkları kendine sakladı. Babası hastalığını farkettiğinde onu doktora götürerek, 21 yaşındaki öğrenci için evi bir kliniğe döndürüldü. Sonunda Hawkinglerin çocuklarının ALS ‘nin ilk safhalarında olduğunu öğrendiler. ALS basitçe tanımlarsak, kasları kontrol eden sinirlerin çalışmayı bırakması denebilir. Doktorlar Stephen Hawking’e iki buçuk yıl ömür biçti. Bu haber Hawking ve ailesi açısından tabiki yıkıcıydı. Sonrasında hastanede bir müddet daha kaldıktan sonra taburcu edildi. Hawking’in hastalığı öğrenmesi daha önce yeterince önem vermediği derslerine yoğunlaşmasına ve ve doktorasını kazanmaya giden yolda çalışmasına yol açtı. Artık hayatından sıkılmıyordu ve hayatı daha dolu yaşamak istiyordu. ALS teşhisi konulduktan kısa bir süre sonra yeni yıl partisinde genç bir öğrenci olan Jane Wilde’la tanıştı. Aşık olduğu kadınla 1965’te evlendi.
Kara Delik Araştırması
Genç Kozmolog Roger Penrose yıldızlar ve kara deliklerin oluşmasına ilişkin araştırmasından sonra, Hawking evrenin nasıl yaratıldığına kafa yormaya başladı. Böylece kara delikler ve evrene ait düşünceleri yeniden şekillendirerek yeni bir kariyere adım attı. Hastalığının etkileri giderek yavaşlasa da, 1969’a doğru fiziksel kontrolü giderek azaldı ve sonunda tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kaldı.1968’te ilk çocuğunun doğmasından 1 yıl sonra Hawking, Cambridge Astronomi Enstitüsü’nün bir üyesi oldu . 10 yıl sonrasında ise Timothy adında bir oğlu oldu. İlk kitabı hayli teknik olan Large Scale Structure of Space-Time ‘ı (Uzay-Zamanın Büyük Boyuttaki Yapısı) 1975’te bastı. Ayrıca Penrose ile ekip oluşturarak onun çalışmasını genişletti. 1974’te ise Hawking’in araştırması bilim dünyasından ünlü olmuştu bile. Araştırmada kara deliklerin bilgi boşlukları olmadığını gösterdi. Basitçe anlatılırsa, madde radyasyon formundadır ve çökmüş bir yıldızın çekiminden kaçabilir. Böylece Hawking radyasyonu doğdu. Bu çalışması bilim dünyasından büyük heyecan yarattı. Sadece 32 yaşındayken, Kraliyet Akademisi üyesi olarak kabul edildi. Ayrıca sonrasında en prestijli ödüllerden Albert Einstein ödülünü aldı. 1975’te Roma’ya giden Hawking Pius XI Bilim Madalya’sını Papa VI. Paul’den aldı . Sonrasında Caltech’te ve Gonville & Caius Koleji’nde profesör olarak çalıştıktan sonra, 1979’da Hawking tekrar Cambridge Üniversitesi’n döndü. 1663’den beri sadece 14 kişiye verilen Lucasian Matematik Profesörü ödülüne layık görülmüştür. Bu ödüle layık görülenlerden biri de Sör Isaac Newton.
Evrenin Kısa Tarihi
Hawking’in kariyerinde hızla ilerlerken, sağlık durumu da giderek kötüye gidiyordu. Konuşması giderek bozulmaya başlasa da halen anlaşılıyordu, hatta halen yataktan çıkabiliyor ve kendini besleyebiliyordu. 1985 yılında trakeotomi ameliyatı geçirdi ve sesini tümüyle kaybetti. Soluk borusuna yapılan bu ameliyat nedeniyle 24 saat doktor gözetiminde tutulması gerekiyor Bu nedenle Hawking’in işleri tehlikeye girdi. Sonrasında göz ve kafa hareketiyle konuşmayı sağlayan özel bir bilgisayar programının icadıyla bilgisayar yardımıyla konuşmaya başladı. Bu buluş sayesinde Hawking konuşma sentezleyicisinden gelen kelimeleri bilgisayar ekranından seçerek konuşuyordu. Başlarda elinin parmaklarıyla bir tıklayıcıya tıklayabilirken, bugün vücudunda kontrol kalmadığından çenesine tutturulan bir sensör sayesinde konuşuyor. 1988’e gelindiğinde Zamanın Kısa Tarihi adlı uluslararası çalışmasını yayınladı. Bu kısa bilgilendirici kitap kozmolojinin geniş kesimlere ulaşmasını sağladı. Tüm dünyada 25 milyon kopya sattı ve 40 dilden fazla dile çevrildi. Yine de bu kitabı anlamak çok kolay değildi. Sonrasında Hawking, 2001’de Ceviz Kabuğundaki Evren kitabını illüstrasyonlarla gösterdi. 4 yıl sonra ise Zamanın Daha Kısa Tarihi kitabını yayınladı. Hawking’in bu kitaplarda ve araştırmaları boyunca fiziğin kutsal kasesi kozmoloji ve kuantum mekaniği teorilerini birleştirerek evrenin başlangıcını açıklamaya çalışıyor. Bu kadar hırsla yapılan çalışmalardan sonra ise Hawking evrenin 11 boyutlu olduğunu iddia ediyor. Ayrıca Hawking zaman yolculuğunun mümkün olduğunu düşünüyor ve insanların gelecekte bir gün diğer gezegenlerde kolonileşeceğini düşünüyor. Hawking Virgin Galactic ‘le uçmak için bilet alan uzay turistlerinden biri. 2007’de bu konuyla ilgili sorulan bir soruya şöyle cevap verdi, “ Çoğu insan bana neden uzay yolculuğuna çıktığımı soruyor. Ben bunu bir çok nedenden dolayı yapıyorum. En başta Dünya’da bir gün hayatın global ısınma, nükleer savaş ya da virüs gibi felaketle yok olabileceğini düşünüyorum. İnsan ırkı eğer uzaya gitmezse bir geleceğe sahip olamayacak. Bu nedenle kamuoyunu uzaya karşı cesaretlendirmek istiyorum” diyor. 2010 Eylül ayında ise Hawking, Büyük Tasarım(Grand Design) kitabındaki, Tanrının evrenin yaratmış olabileceği fikrine karşılığı hakkında konuştu. Hawking daha öncesinde modern bilimsel teorilerle bir yaratıcı inancının bağdaşabileceği konusunda tartışmıştı. Yeni çalışmasında buna rağmen, Büyük Patlama teorisinin fizik kanunlarının sonuçlarından kaçamayacağı ve başka bir şey olmadığı olarak bağlıyor. “Çünkü orada çekim yasası var, evren kendi kendini hiçlikten yaratabilir ve yaratacaktır. Evrenin ve bizim niçin var olduğumuzun cevabı orada hiç bir şey değil de, bir şeylerin olduğuna dair bir neden olabilir,” diyor Hawking. Büyük Tasarım kitabı Hawking’in son 10 yılda yayınladığı ilk büyük yayındır. Bu çalışmasıyla Hawking ,Sör Isaac Newton’e evrenin bir Tanrı tarafından tasarlanmanın gerekmediğini ,çünkü kaostan doğmadığını belirtmiştir. “ Evrenin yaratarak onu çalışır kılması için bir Tanrıya yalvarmaya gerek yok,” Hawking diyor.
M teorisinde aynı evrende bizim galaksimiz gibi galaksilerin olduğu gibi yaşam barındıran farklı evrenlerin de olabileceği öngörülüyor.
Stephen Hawking ‘in hayatının konu alındığı Herşeyin Teorisi” The Theory of Everything “filminde Hawking’i Eddie Redmayne oynuyor. Film 27 Şubat 2015′de gösterime girmeden önce 25 Şubat’ta ünlü matematikçi Alan Turing’in 2. Dünya Savaşı’ndan Enigma’nın şifresini kırmasını konu alan Yapay Oyun filmi gösterime girecek. Bu filmin IMDB puanı 8,5 iken, Herşeyin Teorisi filmi 7,9 puanda seyretmekte. Eğer bilimsel konular ve dahilerin hayatından hoşlanıyorsanız iki film de izlenebilir.
Stephen Hawking ‘den önemli sözler…
Biz sıradan ortalama bir yıldızı olan ufak bir gezegendeki gelişmiş maymun türleriyiz. Ancak evreni anlayabiliyoruz. İşte bu bizi çok özel kılıyor.
Hayatım boyunca büyük sorularla yüzleşmekten büyük zevk aldım ve onlara bilimsel yanıtlar vermeye çabaladım. Belki de bu yüzden fizik üzerine yazdığım kitaplarla Madonna’nın seks üzerine yazdığı kitaplardan daha çok kitap sattım.
Eğer biz de bilim adamlarının anladığı şekilde nükleer savaşın ve bunun getireceği yıkımın etkilerini görebilirsek, insanoğlunun eylemlerinin ve teknolojinin de bir şekilde iklim değişikliğine neden olduğunu, belki de sonsuza kadar dünya üzerindeki yaşamı etkilediğini öğreniriz. Biz dünyada yaşayan insanlar, bilgilerimizi, deneyimlerimizi paylaşmakla yükümlüyüz.
Bence beyin bilgisayar gibi bir program. Dolayısıyla teoride beyni bilgisayara kopyalamak mümkün. Bu sayede bedenen öldükten sonra bile bir yaşam formu oluşturulabilir. Ancak şu anki imkanlarla bunu gerçekleştirmemiz mümkün değil.
Bir süper kahraman olmayı seçecek olsam Superman olurdum. Superman’de bende olmayan her şey var.
Bilimi anlamaya başlamadan önce, Tanrı’nın evreni yarattığına inanmamız doğaldı. Fakat artık, bilim çok daha ikna edici bir açıklama sunuyor. ‘Tanrı’nın aklını okuyabileceğiz’ sözüyle kastettiğim şayet bir Tanrı söz konusu olsaydı, ki yok, bu Tanrı’nın bileceği her şeyi bilebileceğimizdi. Ben, ateistim.
Evrenin sınırlılığı hakkında çok önemli bir şey olmalı, sınırsız bir evrenden daha özel ne olabilir?
Milyonlarca yıl insan türü hayvanlar gibi yaşadı. Ancak sonra bir şey oldu tüm hayal gücümüzü ortaya çıkaran. Konuşmayı ve dinlemeyi öğrendik. Konuşma fikirlerin iletişimini sağladı, insanlığın birlikte çalışıp imkansız şeyler başarmasını da. İnsan türünün en büyük kazanımları konuşma ile geldi, ve en büyük hataları konuşmamaktan. Böyle olmamalı. En büyük umutlarımız gelecekle birlikte gerçek oluyor. Teknoloji kullanımı ile, imkanlar sınırsız. Sadece konuşuyor olduğumuzdan emin olmamız gerek.
Yaptığım şey evrenin başlangıcının bilimsel kurallarla açıklanabileceğinin mümkün olduğunu göstermekti. Bu sayede, evrenin başlangıç kararının bir Tanrı’ya başvurularak açıklanmasının gereksizliği ortaya çıkar. Bu bir Tanrı’nın olmadığını kanıtlamaz, sadece Tanrı’ya bir ihtiyaç olmadığını gösterir.
Zaten var olan yollar üzerinden gelecek olan mükemmel bir teoriye inanmıyorum. Bizim yeni bir şeye ihtiyacımız var. Bunun ne olabileceğini tahmin edemeyiz ya da ne zaman bulacağımızı çünkü eğer bilseydik, çoktan bulmuştuk da! Bu 20 yıl içerisinde gelmeliydi, ancak belki de hiç bulamayacağız.
Doğu Mistisizminin evreni bir illüzyondur. Onunla kendi çalışması arasında bir bağ kurmaya çalışan fizikçi, fizikçi olmaktan çıkmıştır.
Kozmoloji üzerine ne zaman ders verilse, ben Büyük Patlamadan önce ne olduğunu sık sık sormuştum. Önce’nin olmadığı, şüpheyle karşılanır. Çünkü Büyük Patlama zamanın ortaya çıkışını sağladı, bir şey ona sebep olmuş olmalıdır. Fakat ‘neden’ ve ‘etki’ zamana ait kavramlardır. Ve zamanın varolmadığı durumlara uygulanamazlar. Bu yüzden soru anlamsızdır.
Zamanı meydana getirmeye Tanrı’nın sebep olduğunu söylemek ne manaya gelir? Sebeplilik zamansal bir etkinliktir. Zaman daima sebep olunmuş şeyden önce var olmalıdır. Tanrı’nın naiv imgesinin evrenden önce varolması, ‘zaman’ önceden yok idiyse açıkça saçmalıktır.
Bu durum, zamanın, her şeyin başlangıcı olduğu anlamına gelir. Her şeyin nasıl başladığını anlayabilmek içın evrenin dışında bir güç aramaya çalışmamalıyız.
Belli ki Tanrı yalnızca zar atmakla kalmıyor, ayrıca gözleri kapalı oynuyor ve ara sıra da zarları görülemeyecek yerlere atıyor.
Evrenin oluşumu bilimin gerçekliğine dayanır. Ama bu hiçbir şekilde, Bilim Kuralları’nı koyan ve onları da yaratan bir Tanrı olmadığı anlamına gelmez.
Physical Review Letters jurnalinde yayınlanan bilimsel bir araştırmada, bir grup teorik fizikçi “Zaman Oku” konseptine farklı bir açıdan bakarak zamanın evrensel boyutların nasıl dışına çıktığını inceliyor. Bu konseptte zamanın durmaksızın neden ileri gittiği tanımlanıyor. Genelde geçmiş zaman hipotezinde termodinamikler tarafından yürütülen düşük entropi seviyesiyle başlar ve entropi giderek artar. Ceviz kabuğunda düşük entropi geçmişken, yüksek entropi gelecek olarak bilinir ve bu konsepte termodinamik zaman asimetrisi denir. Aslında entropi basitçe bir sistemdeki düzensizlik olarak bilinir. Örneği bir gazın odayı doldurması ya da buzun erimesi entropiye güzel bir örnektir. Bu örneklerde tersinmez entropi( düzensizlik) gözlenir. İşte bu örneği evrensel boyuta yani Büyük Patlamayla (Big Bang) evrenin doğuşuna uygularsak başlangıç aşaması düşük entropi ya da minimum entropi olarak adlandırılır . Sonsuz sürede Evren genişleyip soğudukça bu devasa sistemin entropisi artacaktır. Bu nedenle zaman hipotetik olarak entropinin derecesiyle bağlantılıdır. Fakat bu fikirle ilgili bazı sorunlar var.
ANALİZ: Evrende Fıtık Edecek Bir Lazer Büyük Patlama sonrasında yapılan birkaç ölçüm, Büyük Patlama anında ortamın sıcak ve son derece düzensiz ilkel parçacıklardan oluştuğunu gösteriyor. Evrenin sonrasında olgunlaşıp, soğuması sonucunda yerçekimi olaya girerek Evren’i daha kompleks ve de daha kompleks yaptı. Gaz bulutları soğuyarak, yıldızlar oluştu ve gezegenler yerçekimsel çöküşten evrildi. Sonuç olarak organik kimya hayatı ve dolayısıyla insanoğlunu mümkün kıldı. Bu nedenle daha önce iddia edilenin aksine düzensizlik artmak yerine azaldı. Perimete Enstistüsü Teorik Fizik Bölümü’nden yardımcı araştırmacı Flavio Mercati entropinin nasıl ölçüldüğünü tartışıyor. Entropi enerji ve sıcaklığın fiziksel boyutlarıdır, bu nedenle dış referans çerçevesinden ölçülür. “Bu evrenin alt sistemleri için yapılabilir, çünkü evren o kadar büyüktür ki dışarıdan bir referans alınamayacağından bunları tanımlayacak bir nokta yoktur,” diyor Mercati. Peki bu entropi değilse, evrensel saati ileri doğru ne kurmaktadır ?
ANALİZ: Yerçekim Dalgaları Yıldızların Parlaklığını Arttırabilir Komplekslik boyutsuzluğun miktarıdır, en temel formda sistemin ne kadar karmaşık olabileceğini tanımlar. Biri Evren’i incelediğinde kompleksliğinde doğrudan zamanla ilintili olduğunu, zaman işledikçe Evrenin giderek daha da şekillendiğini görürsünüz. “Araştırmamızda bu soruya bir cevap arıyoruz: Bu sistemleri bu kadar düşük entropiye sürükleyen nedir? Bunun cevabı yerçekimi ve yerçekiminin kaostan düzen ve kompleksliği şekillendirme eğilimi, “diyor Mercati. Mercati ve arkadaşları bu fikri test etmek için , oyuncak bir evrendeki parçacıkları simüle edecek bilgisayar modelleri yarattı. Simülasyon nasıl çalışırsa çalışsın, evrenlerin komplekslikleri zamanla daima artmasına karşın asla azalmadı . Büyük Patlamada, Evren en az kompleks haliyle başladı(düzensiz parçacıklardan enerjiden oluşan bir sıcak çorba misali). Sonra Evren soğudu ve devreye yerçekimi girdi, gaz kümeleri birleşerek yıldızları ve galaksileri oluşturdu. Evren merhametsizce daha kompleksleşerek, yerçekimi kuvveti bu kompleksliği arttırdı.
ANALİZ : Brian Cox: Zaman Yolculuğu Kolay Gibi ! “Her çalıştığımız her çekimsel oyuncak modelde, ortalarda bir yerde çok homojen,kaotik ve şekilsiz bir hal özelliği var. Bu Kozmik Mikrodalga Arkaplanı’ndan evrenin oluştuğu plazma çorbasına çok benziyor. Sonrasında iki zaman doğrultusunda da , yerçekimi homojensizlikler geliştirerek, tersinmez bir yönde pek çok yapı ve düzen yaratmaktadır,” diyor Mercati. Evren olgunlaştıkça, alt sistemler yeterince izole olduğunda, diğer kuvvetler klasik zaman oku kondisyonlarını kuruyor ve düşük entropi alt sistemlerine baskın çıkıyor. Bu gibi alt sistemler örneğin; dünyadaki günlük yaşam gibi entropi tarafından yönetilir ve termodinamik zaman okunu yaratır. Evrensel boyutların ötesinde , bizim zaman algımız gitgide artan devamlı bir komplekslikle işler ve entropi baskın gelir. Evren kompleksliği artan bir yapıdır. Evren birbiri arasında devasa boşluklar bulunan büyük galaksilerden oluşur. Uzak geçmişte birbirlerine daha yakın gruplardı. Bizim hipotezimiz, zaman algımız tersinmez komplekslikteki artış kanunun bir sonucudur,” diyor Mercati Perimeter Enstitüsü yayınında. Araştırmadaki bir sonraki adım gözlemsel kanıt aramak olabilir. Araştırma zamanda geriye yolculuğun imkansızlığının nedenlerini inanılmaz bir şekilde ortaya koyuyor Araştırma
Gelişen teknoloji ve mucitlerin süper fikirleri sayesinde hayata geçirilen yeni buluşlar hayatımızı kolaylaştırmaya devam ediyor. 2014 ‘ün en iyi buluşları olarak ödüllendirilen bu buluşlar belki yeni bir geleceğin habercisi olacaklar. Belki sizde Google’dan 50,000 dolar ödül alan Türk kızı Elif Bilgin gibi buluş yapabilirsiniz. Elif 2013’de Google Bilim Fuarı’ndan binlerce proje arasından birinci gelmeyi başarmıştı. İstanbul’da yaşayan 16 yaşındaki Elif (bugün 17) , 2 yıl boyunca muz kabuğundan biyoplastik üretmek için çalıştı. Tam 10 farklı yöntemi başarısız olsa da yılmayan Elif son iki denemesinde amacına ulaştı ve elektrik yalıtımında kullanılabilecek malzemeyi muz kabuğundan üretmeyi başardı. Sizde bilim ve teknolojiyi kullanarak muhteşem şeyler keşfedebilirsiniz. Sizde icat çıkarın !
Bazı buluşlar;
1.Titan Dış İskelet Kolu
İnme veya omurilik zedelenmeleri nedeniyle pek çok insan hareket kabiliyetini yitirebiliyor. Fizik tedavi ise halen garantisi olmayan ve büyük azim gerektiren bir yöntem. Son yıllarda popüler olan dış iskelet teknolojileri ise vücuda destek olabilse de bir arabadan daha pahalıya gelebiliyorlar. Ayrıca halen bir güç kaynağına bağlanmak zorundalar. 2012 sonların doğru Pensilvanya Üniversitesi’nden bir grup makine mühendisliği öğrencisi taşınabilir ve ucuz bir dış iskelet icat ettiler. Elizabeth Beattie, Nicholas McGill, Nick Parrotta ve Nikolay Vladimirov sonunda Titan kolu adı verilen hafif ve güçlü bir robot eklemi geliştirdiler. Terapi egzersizlerine dayanabilen bu elektronik kollar, ufacık bir güçle 18 kg ‘a kadar yük kaldırmayı mümkün sağlıyor. Titan koluna kullanım kolaylığı getirmek içinse bu ekleme ek olarak aktüatörler sırt çantasına yerleştirildi. Alüminyum parçalar sayesinde hafif ve az güç tüketen bir yapı oluşturuldu. Ayrıca elektronik olarak kablosuz olarak çalışacak sensörler ve yazılım sayesinde uzaktan fizik terapi uzmanının sizi izlemesi sağlanıyor. Snowboard ‘dan dolayı inme geçirmiş bir sporcuda denenen robot kol sayesinde , snowboardçu ekibine geri döndü. 2000 dolar mal edilen prototip, ileride elbise gibi giyilebilen bir dış iskelete dönüştürülmeyi bekliyor.
2.360 Derece Görüş Sağlayan Termal Kamera
360 Derecelik İnfrared Görüş sayesinde normalde 100.000 dolar değerindeki 7 termal infrared kamera yerine 16000 dolarlık tek bir kamera kullanılabiliyor. Bu kamera bütün kör noktaları göstererek endüstriyel bölgeleri vb. yerleri davetsiz misafirlerden gece gündüz koruyabiliyor. Buluşu üretmek tam 4 yıl sürdü. Cihazın asıl sırrı 360 derece sürekli dönen tek bir termal sensöre sahip olması. Sistemin üzerindeki dahili çipler sayesinde sürekli tazelenen bir panoramik bir video görüntüsü oluşturulabiliyor. Bu sayede tehdit oluşturan her şey gözlenebiliyor. Şimdilik 16000 dolara mal olan sistem geliştirilerek maliyeti düşürülebilir. Güvenlik pazarında yer alacak buluşu Utah Ulaşım Departmanı, hatta Pentagon yakın takibe aldı. Cihaz insanlar, araba motorları gibi ısı yayan şeyleri kızılötesi ışıkla(infrared) görebiliyor. Dönen kamera saniyede 16 termal görüntü alarak pek çok kamera kullanmanın önüne geçiyor. Yazılım görüntüleri birleştirerek aynı radar gibi GPS koordinatlarını verebiliyor.
3.Katlanabilir Bisiklet Kaskı
Jeff Woolf Londra’nın daracık sokaklarında bisikletiyle ilerlerken, dikkatsiz bir sürücünün tamponu Jack’in pedalına takılmasıyla kaldırıma fırlaması bir oldu.Kırıklar içindeki vücudunda kafasını koruyan tek şey kaskıydı. 20 yıl önce yaşadığı bu olay onu insanları taşınabilir ve katlanabilir bir kask yapmaya yönlendirdi. İşte Morpher adı verilen kask katlanabiliyor ve bir kitap boyuna düşüyor. Günümüzdeki kullanışsız ve büyük kaskların aksine bu kask oldukça kullanışlı. Köpük parçaları iç kısımdaki esnek katman sayesinde hem birbirine bağlıyor hem de bir menteşe gibi katlanmasını sağlıyor. Kaskın içindeki güçlü neodiyum mıknatıslar sayesinde kask katlı kalabiliyor. Ayrıca kask Avrupa güvenlik testlerini başarıyla geçti. Bu kask sayesinde belki de daha çok insan kask bilincini kavrayabilir.
4.Isı ile Çalışan Sirojenik Soğutucu Motor
Sadece ABD’ de bile soğutucu kamyon sayısı 250,000 civarında. Bu kamyonlar normal kamyonlardan % 25 daha fazla yakıt tüketiyor. Ayrıca bu nedenle çevreye daha fazla karbondioksit yayılıyor. Mucit Peter Dearman tarafından geliştirilen sirojenik motor sistemi araçtan yayılan ısı enerjisi dorsedeki sıvı azotu kaynatarak soğutma sağlıyor. Temmuz ayında İngiltere’de yol testine çıkacak prototip sayesinde artık yardımcı motorlara ihtiyaç kalmayabilir. Kompresörlü sistem sayesinde normal dizel motorlara göre % 40 daha fazla enerji edilebiliyor. Ayrıca soğutucuda % 62 yakıt tasarrufu sağlıyor.
5.15 Saniyede Kan Durduran Sünger
Savaşta bir asker vurulduğunda saniyeler bile çok değerlidir. Sıhhiye vücutta açılan 12 cm’e varan kurşun deliklerini sargı beziyle doldurmalı ve atar damardaki kanamayı hemen durdurmalıdır. İşte oldukça acı veren bu işlem, doğrudan basınç uygulanan bölgede kan üç dakika içinde durmazsa, sıhhiye bezi çıkarır ve tekrardan aynı işleme başlar. Bu gerçekten çok acı verici bir deneyimdir, ” herşeyden önce adamın silahını almanız gerekir”, diyor Amerikan Ordusu Özel Operasyonlar sıhhiyeci John Steinbaugh. Bu acil müdahaleler yapılsa bile savaş alanında kanama en sık görülen ölüm nedenidir. Irak ve Afganistan’da görev yapan John Steinbaugh 2012’de beyin hasarı nedeniyle erken emekli oldu. Sonra da Oregon kökenli RevMedx adı verilen bilim insanları, mühendisler ve veteranlardan oluşan kendilerine kan durdurmayı amaç edinmiş bir grupla çalışmaya başladı. RevMedx firması geçenlerde XStat adı verilen cebe sığabilen yaraya özel olarak kaplanmış süngerler enjekte eden bir modifiye şırınga ile başvurdu. XStat adı verilen cihaz gazlı beze göre çok daha etkili bir şekilde kurşun yaralarına enjekte edilebilen ve askerlerin hayatta kalma olasılıklarını arttıran özel bir teknoloji. Ekip Fix-a-Flat adı verilen bir lastik onarıcıdan ilham aldı. ” Biz buradan mükemmel bir sonuç çıkardık: düşünün ki, yaraya bir şey sıkıyorsunuz bu genişleyerek kanamayı durduruyor. Fakat kan basıncı çok yüksek olduğundan kan köpüğü dışarı atabilir. ” diyor Steinbaugh.
6.Gitaristler İçin Parmak Stüdyo –Guitar Wing
Normalde gitarınızla elektronik MIDI cihazları birleştirirseniz ortaya muhteşem parçalar çıkarabilirsiniz. Fakat bu cihazlar genelde çok büyük ve hantaldır. Ayrıca MIDI’ deki düğmeleri değiştirmek için eğilmeniz gerekiyor. İşte bu nedenle Jay Smith, Matt Moldover ve Travis Redding bu aleti yeniden tasarladı. Gitara entegre olan cihaz o kadar iyi ki; efektleri,yazılımı,dijital ses istasyonlarını ve sahne ışıklarını kontrol edebiliyorsunuz. Çalmaya da engel olmayan cihazın kablosuz olması da büyük bir avantaj. Bahar aylarında çıkan cihaz 199 dolardan satılıyor.
7.Eski Kalorifer Peteğini Akıllı Telefonla Kontrol Etmek
90 yıllık bir Manhattan apartmanında oturan elektrik mühendisi Marshall Cox , aşırı ısınan kalorifer peteği nedeniyle dondurucu kış günlerinde bile yaz aylarından daha kötü terlemekteydi. Bu nedenle ya camı açıyordu ya da peteği kapıyordu , ama bu sefer de uyandığında üşüyordu. Bu gibi petekler nedeniyle enerjinin % 30 ‘u boşa gidiyor. Bu sadece Manhattan ABD’de yılda 700 milyon dolara mal oluyor. Ayrıca fuloil yakmaktan havaya zararlı toksinler karışarak astıma neden olabiliyor. İşte bu nedenle Marshall Cox, radyatörü elektronik kontrollü bir sistem yerleştirdi. Cihaz sadece buhar seviyesini ayarlamakla kalmıyor aynı zamanda odadaki ısı dağılımını da dengeliyor. Bu sayede daha az petrol ve daha az kirlilik yaşanıyor. Cihaz fazla ısıyı hapsederek, sadece oda sıcaklığı düştüğünde buhar girişini sağlıyor. Tabi geliştirilen akıllı telefon uygulamasıyla Wi-Fi üzerinden petekleri kontrol edebiliyorsunuz
8.Elektronik Cihazları Yürürken Şarj Edin
Her adımınızda topuğunuz bir ampülü yakmaya yetecek kadar enerji çıkarabilir. Mühendis Matt Stanton ve Carnegie Melon Üniversitesi’nden mühendislik öğrencisi Hahna Alexander mekanik olarak şarj etmeye yarayan bir ayakkabı tabanı geliştirmiş . Piezoelektrik veya diğer hantal sistemlerden daha üstün olan bu sistem 140 gramdan daha hafif. Bugün yapılan prototip bir iPhone’u 25 km yürüdüğünüzde tam şarj edebiliyor. Üzerinde çalışılan yeni bir projede ise 8 km ‘de tüm şarj sağlayan ve 100 milyon adıma dayanabilecek bir taban geliştiriliyor. Yürümeyi sevenlere müjdeler olsun .
9.Dikey Kalkabilen Elektrikli Uçak
Kişisel uçak kazalarının % 50’si pistten kalkış ve inişte gerçekleşiyor. Fakat mucit ve girişimci JoeBen Bevirt geliştirdiği S2 adlı elektrikli uçak dikey kakış yapabiliyor. Aynı helikopter gibi kalkabilen uçak , aerodinamik olarak uçağa benziyor. Daha önce 5 kg’lık bir prototip geliştiren ekibe NASA sahip çıkmış ve destek olmuş. Sonrasında 25 kg’lık bir İHA geliştirmişler. Yapılan simülasyonlarda üretilecek 770 kg’lık bir S2 elektrikli uçağının 320 km menzile sahip olacağı ve 500 kW tüketeceği anlaşılıyor. Bu 7,5 litre uçak yakıtı yakmakla aynı şey. Yani bu araç diğer uçaklar 5 kat daha verimli. 10 yıl önce üretmenin hayal olduğu bu uçak gelişen elektronik ve pil teknolojileri sayesinde yakın bir gelecekte mümkün olacaktır.
Nikola Tesla kimdir? Tesla bugün üretilen bir elektrikli araba markası hem de bir Rock grubunun ismi. 2006 yapımı Prestij filminde bu sıradışı bilim insanının hayatına ve gizemine bir nebze olsun değinilmişti.
Gerçekte ise Tesla(Sırp Kiril: Никола Тесла, 10 Temmuz 1856, Smiljan – 7 Ocak 1943, New York), yüzlerce patentli buluşa sahip olmasına rağmen, elektrik alanındaki çığır açıcı buluşlarına rağmen ne yazık ki Nobel Ödülü’ne bile layık görülmemiştir. 10 Temmuz 1856 ‘da doğan Nikola, tüm ömrünü bilime adamasına rağmen, paraya değer vermediğinden sonunda bir otel odasında yalnız olarak ölmüştür. Bugün yaşadığımız modern hayatı ona borçluyuz sanırım. İşte Nikola Tesla’nın en önemli ve en bilinen buluşları :
Dönen Manyetik Alan (1882): Tesla’nın ilk çığır açıcı buluşu, Hırvatistan’daki profesörünün ona doğru akım yerine alternatif akımla çalışan bir motor yapmanın imkansız olduğunu söylemesiyle ortaya çıktı. Tesla hocasının bu fikrinden emin değildi, bu nedenle kafasında bu denemeleri yaparak alternatif akımla çalışabilecek bir motor için dönen manyetik alan tasarladı . Böylece alternatif akımla çalışan ilk motorun nasıl olabileceğini keşfetti. Gerçekten Tesla’nın bunları kafasında tasarlayıp oluşturması, hatta kafasında deneyler yapması ne kadar büyük bir zekaya sahip olduğunu gösteriyor.
AC Motor (1883): Tesla AC(alternatif akım) için olan bütün planları , ertesi yıl fiziksel modeli üretene kadar kafasında(beynini harddisk gibi kullanabilme yeteneğine sahipti) taşıdı. Alternatif akım manyetik kutuplar hiçbir mekanik yardım olmadan sürekli değişir. DC(doğru akım) motorlarında bu nedenle motoru saran bir armatür vardır. İşte bu dönen manyetik alanı motorda pratik hale getirerek AC jeneratörler ve transformatörler yarattı.
Tesla bobini (1890): Tesla’nın adını taşıyan bu bobin, Tesla’nın şovlarında kullandığı çarpıcı makinelerdi. Çok fazlı alternatif akımlar kullanarak çok yüksek voltajda şimşekler yaratabilen bir makinedir. Böylece fraktal şeklinde şimşekler yaratılabiliyor. Günümüzde eğlence ve gösteri amacıyla kullanılıyor. Hatta müzik bile yapanları var.
Radyo (1897): Tesla ilk kez Houston Sokağı’ndaki (Newyork) laboratuvarından 40 km uzaktaki Hudson Nehiri’ndeki bir tekneye kablosuz iletim sağlamıştı. Bunun 1895’te yanan laboratuvarında yaptığı da düşünülüyor. Tesla radyo(telsiz) ilişkin antenlerden, radyo alıcılarına kadar herşeyi keşfetse de , radyo keşiflerini yakından takip ederek çalan Guglielmo Marconi tarafından bulunmuş gibi gösterildi. 1943’te ABD Yüksek Mahkemesi Tesla’nın patentinin önceliği olduğunu tanısa da , Marconi radyonun babası olarak bilinmektedir. Tesla’nın Marconi’nin patentlerini çaldığını bilmekteydi. Tesla Marconi için şöyle demişti, “ Marconi iyi bir adam. Bırakın devam etsin. Benim patentlerimin 17 tanesini kullanıyor,”demiştir.
Tesla bu buluşunu ilk kablosuz tekneyi, floresan ve neon lambaları , toprakta yanan kablosuz lambaları ve Niagara’dan hidroelektrik güç elde etmek için kullanmıştı. Radar ve Emar(Elektro Manyetik Rezonans İndüksiyon) cihazlarında ve hatta Tesla’nın robotlarda bile payı var. Doğru akımın avukatı Thomas Edison, yıllarca Nikola Tesla’yı kötülemiştir. Alternatif akımı kötülemek için kasaba kasaba dolaşıp, alternatif akımla hayvanları öldürmüştür. Alternatif akım sayesinde bugün evlerimize kadar elektrik gelmektedir. Doğru akımla uzun mesafelerde elektrik taşımak oldukça maliyetli ve mümkün değildir. Tesla 7 Ocak 1943’te öldüğünde ünü solmuş, parası bitmişti. Her şeye rağmen insanlık onun buluşlarına ve teknolojisine pek çok şey borçlu.
Kaynak : http://science.howstuffworks.com/innovation/famous-inventors/famous-nikola-tesla-inventions.htm
İTÜ YAYINLARINDAN "İTÜ BUGÜN VE GELECEK" KAPAK KONULU DERGİDEKİ KÜTÜPHANE RÖPORTAJIM
23 Mayıs 2014 Cuma
4 GÜNDE İSTANBULUN ALTINI ÜSTÜNE GETİRDİK
18 Nisan 2014 İstanbul gezim başlıyor. Evden ayrılıp havaalanına doğru yola çıktım ama havaalanında büyük bir kalabalık ve izdiham.Çok geçmeden öğreniyorum ki bomba ihbarı. Havaalanındaki şansızlığa rağmen biliyorum ki her şey çok güzel olacak.İki saatlik rötardan sonra havalandı uçağım.Ve kuzenimle buluşup kalacağımız eve doğru yola çıktık. Saat 02 sıralarında 4. Leventteki eve ulaştık. Tabi ki çok yorgunum, bir çay molası sonrası uyku iyi geldi. Sabah erken kalktık İstanbul bizi bekler.Evden çıkar çıkmaz ilk öğrendiğim İstanbul Sapphire, Türkiye'de inşa edilmiş en yüksek bina, 261 metre yüksekliği ile İstanbul’un çoğu yerinden görülebilen bir binaymış. Bu binanın dört günlük gezi boyunca hayatımıza bu kadar gireceğini tahmin bile edememiştim. Her yerden görülebilen bu bina adeta bizim kutup yıldızımız oldu.
Beşiktaşta kahvaltıyla başladık güne. Menemen, kuymak eşliğinde yaptığımız muhteşem kahvaltının ardından gezmeye koyulduk. Beşiktaştan Sarıyere sahil boyunca 22 km lik bir yürüyüş ve bu esnada Beşiktaş, Ortaköy, Arnavutköy, Aşiyan, Bebek, Emirgan korusu, İstinye ve Sarıyerin altını üstüne getirdik.Boğazın eşsiz güzelliği ve görkemi,bence yürüyerek daha anlamlı bir hal aldı. Sahil boyunca yer alan yalılar, cafeler ,balıkçı tekneleri ve beni her zaman büyülemeyi başaran İSTANBUL.
Emirgan korusuna geldik ve bizi müzisyenler karşıladı. Lale festivali nedeniyle her yer rengarenk lalelerle bezenmiş.Harika bir görsellik ve renk cümbüşü.Konservatuvar öğrencilerinin yer aldığı müzik şöleni dinlemeye değerdi. Emirgandan çıktık, Sarıyer’e kadar yürümeyi düşünmemiştik ama malum İstanbul trafiği. Genciz yürüyebiliriz dedik ve yola devam ettik. Sarıyer’e geldiğimizde acıkmıştık artık.Böreği isim yapmış Sarıyer’in aç gözlü bir martı eşliğinde tarihi bir mekanda böreklerimizi yedik. Boşuna isim yapmamış nefis bir yemek oldu.Yemeğin ardından evin yolunu tuttuk.
İkinci günümüz,
Boğazturu ve teknede açık büfe kahvaltıyla başladı.Boğazı böyle turlamak daha da güzelmiş. Çok güzel fotograflar çektik.Öğleden sonra Vialanda giderek çok yorucu ve bir o kadarda eğlenceli geçen 3 boyutlu canlı müze gezimize başladık.Müzede sergilenen resimler önce beni hayrete düşürdü. En iyi pozları yakalamak için yapmadığımız maymunluk kalmadı. 3 saat kadar sürdü sanırım.Ama orda çekildiğimiz resimlerle iyi bir gündem yakaladık. Adeta kaybolmuştuk resimlerin içerisinde. Büyülü ve bir o kadarda şaşırtıcı anlar.
Akşam saati yaklaşıyor yine yemek zamanı tabi ki istikamet Eminönü menümüz balık ekmek. Nedendir bilmem ama burada balıkta daha lezzetli ekmekte.
Üçüncü günümüz, Sezgin sınava girecek.Sabah kalkıp okula gittik. Sınav sonrası öğlen yemeğini İTÜ yemekhanesinde yedikten sonra Moda Sahiline doğru yola çıktık. Öncelikle Kadıköye gidip nostaljik tramvayla Moda’ya geçtik ve Moda Sahili’ni aramaya başladık. Tabi bu arada Kalamışmı dersiniz, Yoğurtçu parkımı dersiniz gezmedik yer kalmadı. Burda kutup yıldızımız Sapphire işe yaramadı. IAESTE İTÜ yönetim kurulundan arkadaşlarla yapılan görüşmeler bizim doğru yolda olmadığımızın en açık göstergesiydi. ALİ Ustanın dondurmasını yemiş olsaydık yolumuz doğru olacaktı ama şimdi sorun Ali Ustayı bulmaktı. Dondurma yiyenleri takip etmek yapılacak en doğru hareketti ve bizi sonuca ulaştırdı. Moda Sahilini bulmuştuk artık ve Ali Ustanın nefis dondurmasını yemeyi başarmıştık. Sahil çok güzeldi .Bence sevgiliniz varsa orda zaman geçirebilirsinizJ
Günbatımında kızkulesi. Tekrar
Kadıköye dönmek için önce Kabataş sonra üsküdara vapur yaptık adeta boğaza dikiş atıyorduk. Kız Kulesinde gün batımını izlemeye koyulduk ve bu arada çaylarımızı yudumlarken tavlamızıda oynuyorduk (tabi ki ben yendim 5-0) Gün batmıştı ve biz gecelere akmak için Taksimde gezintiye devam etme ve yemek yeme kararı alarak ordan ayrıldık.Taksimde yemek yeme hayali Sezgin’in el emeği ile yaptığı muhteşem pilav üstü adana ikramıyla değişikliğe uğradı. Yemek sonrası Taksim beyoğlu sokaklarına attık kendimizi, şöyle istiklalde bir tur attıktan sonra galata kulesine indik, yani orayı gece görmekte bir başka güzelmiş. İstanbulun şartları maalesef son metroyla yani 23:59 metrosuyla evin yolunu tuttuk.
Dördüncü günümüz, günlerden olmuştu Salı, Sezgin derse gidecek tabi bende okulun kantinine. Bugün ev değiştiriyoruz.Arkadaşım Murat’lara gideceğiz sınav sonrası.Yani evlerimiz sırtımızda okula geldik. Geleneksel olarak okul yemekhanesinde öğle yemeği (öğrenciyle gezmenin kaçınılmaz sonu ) ve ardından Murat ile buluşarak Beykoz Anadolu Feneri ve Anadolu Kavağı na doğru yola çıktık.
Önce Anadolu fenerine gidip eşsiz manzarada karadenizin derinliklerine doğru hayellere daldık, boğazın bitimi ve eşsiz bucaksız Karadeniz muhteşem bir güzellik.Çokça resim çekildik ve Anadolu Kavağına inerek balık ekmeklerimizi yedik.
İstanbuldan uzak, bozulmamış ,sakin bir yerleşim yeri. Geri dönüşte istanbulun gürültüsünden uzak ,karadeniz havasında boğaza karşı fotoğraf çekilerek dönüş yaptık. Murtaların evine geldik.Beni her zaman içtenlikle karşılayan ve kendi öz kızları gibi seven o canım aile. 4 yıllık özlemi sıcak aile sohbeti ile gidermeye çalıştık.
): "Artık son gündü" :(
Son etkinliğimiz olarak İstanbul Avaryuma doğru dalışa geçtik ve maviliklerin derinliklerinde vatozlarla köpek balıklarıyla karetta karettalarla ve binlerce balıkla adeta sörf yaptık eğlenceli ve ilgi çekici olan bu akvaryum gezimizin ardından mükemmel bir kahvaltıyı hak etmiştik ve bizi evde mükemmel bir kahvaltı bekliyordu Ellerinize sağlık Nergül teyze ve Nurgül. Saat artık 16:00 yı gösterirken havaalanına doğru yol almanın vakti gelmişti. Yola koyulduk ve hava alanında bir ayrılık esintisi vardı keşke biri gitme kal deseydi kalırdım sanırım. Doymadım doyamadım.
Beklediğimden daha güzel dopdolu bir gezi oldu benim için. Ama unutulmamalı ki nereyi gezdiğinden çok kiminle gezdiğin önemli.
): ARTIK VEDA ZAMANI :(
Bize evini açan Aytekin’e,fotoraflarımızın kalitesini artırmamıza katkıda bulunan Ersan’a, gezi planına katkıda bulunan IAESTE İTÜ Yönetim Kurulu Üyelerine, Arkadaşım Murat ve ailesine ve bu geziyi planlayıp hayata geçiren kuzenim ve arkadaşım Muhammet Sezgin ÖZER’e sonsuz teşekkürler.......
Yazan: Hatice KALA ( KUZENİM ve ARKADAŞIM ) Tasarım ve Düzenleme : Muhammed Sezgin ÖZER